03 Mar
Gönderen: Aydın, Kategori: Müzik, 572 defa okunmuş.
TRT’de ilginç gelişmeler yaşanıyor. Arada oldukça nitelikli bir program, bir canlı yayın veya film görünüp yitiyor.
Bunlar arasında, Enine Boyuna adlı canlı tartışma programını anmadan geçemeyeceğim. İbrahim Kalın’ın sunduğu bu nitelikli yapımda, iki hafta boyunca, Ragıp Duran ve Alper Görmüş’ün de katıldığı, medya-siyaset ve medya-din ilişkileri tartışıldı. TRT’de esen bu yeni rüzgâr, ülkenin ve dünyanın sorunlarını/krizlerini sahici biçimde tartışma yönünde seyredecek gibi görünüyor. Asıl söz etmek istediğim bu değil. Geçtiğimiz çarşamba akşamı, TRT 2′de, Telvin adında bir müzik belgeselinin bir bölümünü seyrettim. Mukaddes Mut imzalı yapımın konusu ve konuğu, Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan ünlü müzisyen Ömer Faruk Tekbilek‘ti.
Tekbilek, ‘müzik, Allah’ın lisanıdır’ diyen Hz. Mevlânâ’nın, görkemli Mesnevi-i Şerif’inin ilk on sekiz beytinde anlattığı ‘kamil insan’ı sembolize eden ney’i, Aka Gündüz’den meşk etmiş, ünü sınırlarımızı taşmış, sesi ülkemize, Yeni Dünya’dan gelmiş, müziğin öncelikle bir ‘ritm’ meselesi olduğunu fark etmiş, ‘nefes’in manevi doğasının sırlarına ermiş gerçek bir sanatçı. 60′lı yıllarda dilsiz kavalla başlayan müzikal serüveni, bağlama, ney, darbuka, klarnet, ud, zurna ve diğer üflemeli ve vurmalı çalgılarla, bizim bin yıllık müzikal birikimimizden izlerle/izleklerle sürüyor. Bu yolculuk, Tekbilek’te, dışsal bir form olarak müzikle değil, ruhun dili olarak sesle, nefesle doğmuş, gelişmiş, bugünlere gelmiş. Tekbilek, ABD’de yaşamanın getirdiği bir özgürlükle olsa gerek, imam hatipte altı yıl okuduğunu göğsünü gere gere söyleyebiliyor. Böylesi komplekssiz, samimi, yalın ve o denli de zengin ve içerikli bir müzikal dile, bir müzik üslubuna ve düşüncesine, bir sanatçı tutumuna sık rastlanmaz.
Yaşadığı ülkenin halkı, kendisini yönetmek, sorunlarını çözmek üzere bir siyasal partiyi tercih ettiği için, ‘kendini baskı altında’ hisseden ve terk etmeyi düşünen ‘dahi’lerden farklı olarak Tekbilek, müziğin kozmik dilini tatmanın, o cihanşümul dilin içinde yaşamanın ve o dille konuşmanın rahatlığını taşıyabiliyor. Bu sırdandır ki, dünyanın her yerinde, her ırktan, dinden, milliyetten, yaştan ve zevkten insana seslenebiliyor.
1988 tarihinde ünlü prodüktör Brian Keane’le tanıştıktan sonra yazgısı değişen Tekbilek, kendi albümlerinin yanı sıra, Don Cherry, Karl Berger, Ginger Baker, Ofra Haza, Peter Erskine, Trilok Gurtu, Simon Shaheen, Bill Laswell, Mike Mainieri, Michael Askill, Arto Tuncboyaciyan, Nusrat Fateh Ali Khan, Jai Uttal, Hossam Ramzy, Glen Velez başta olmak üzere birçok usta müzisyenle birlikte çalışmalar yapar.
Ney‘in gizlerine, nefes’in sırlarına, bağlamanın, yüzlerce yıl öncesinden getirdiği iniltilere, ud’un esrarlı bir rüzgâr gibi ruhu saran nağmelerine nüfuz edebilmiş olmanın zenginliğiyle, manevi müziğin doğasına bizi taşıyabiliyor. Ömer Faruk Tekbilek gibi sanatçılar, bir daralma ve yüzeyselleşme yaşayan modern sanat ortamımıza daima bir derinlik, bir zenginlik katar. Telvin/televvün, tasavvuf irfanında, halden hale, makamdan makama geçmek/dolaşmak anlamına gelir. Kelime, levn/renk kökünden gelir ve çeşitli renklere boyanmak demektir.
Nefesteki sonsuz yankı
Renkler, esasen, bir durumun ve olgunun karşılığıdır. Örneğin kırmızı, celal ve hikmeti, mavi, sonsuz hakikati, mor, kabz ve bast halini (üzüntü ve sevinci) sembolize eder. ‘Ben bir acep ile geldim/kimse halim bilmez benim/ben söylerem ben dinlerem/kimse dilim bilmez benim’ diyen Yunus Emre’mizin Divan’ı tam bir televvündür. ‘Yunus bir söz söylemiş/hiçbir söze benzemez/münafıklar elinden/örter mana yüzünü’ derken, Wittgenstein’ın, ‘dil, düşünceyi örter’ini hatırlatır, kimileyin de, sarih biçimde, ‘Elif okuduk ötürü/pazar eyledik götürü/yaratılanı hoş gör/Yaradandan ötürü’ der. (Ömer Faruk Tekbilek’in bir albümünün adı da ‘Elif’tir.) Bu yüzden yetkinlik yolculuğuna yeni başlayanlara, kılavuzları Yunus Divanı’nı okutmaz. Seyr-i sülukunu tamamlayan yolcular okuyabilirler; çünkü, Yunus Divanı, yüz aynı yetkinlik düzeyinden söylenmiştir.
Müzikte telvin, ikamet edilen yer anlamına gelen makam’ın değişmesi, bir makamdan diğerine geçiştir. Müzik, esasen, kainatta var olan ve kulağı açık ruhların dinlediği manevi müziğin, Bediüzzaman’ın ifadesiyle ‘musika-yı İlahiyye’nin dışsal formlarından ibarettir. Evrende sonsuz ses vardır ve bunun notalara, çalgı perdelerine sıkıştırılması, müziğin o sonsuz yankısının yoksullaşması, tekdüzeleşmesidir. Ömer Faruk Tekbilek gibi müzisyenler, bu yoksulluğa düşmezler ve müziğin doğaçlama niteliğini yansıtırlar. Erkan Oğur’un perdesiz gitarı bu yönelişle ortaya çıkmıştır. Jazz müziği, blues’un dili de bunu ima eder. Bir ırmakta iki kez yıkanılmaz. Müzik de böyledir, aynı ses asla tekrarlanmaz, her icra farklıdır ve kişinin ruh haline göredir. Bu doğallık ve zenginlik, Tekbilek gibi sanatkârların elinde ve nefesinde şaşırtıcı bir kıvraklıkla, etkileyici bir biçimde dile gelir. Müzik icra ederken bir tür trans hali yaşanması, kendinden geçilmesi, o esriklik, o sarhoşluk bundandır. Bu bir zikr seansı gibidir. Bu, Tekbilek’in Telvin’de belirttiği üzere, ‘Hu’nun sırrıdır. Aslında bütün hikâye, kuyudan yükselen o sestedir. Hu, sırdır, sırların sırrıdır, onu da hiçbir kalp taşıyamaz, nefes, onu mutlaka söyler. Ney, bize, böylesi bir sırrı söylemektedir. Ney, ‘ayrılıklardan şikâyet’ eder gibi görünse de, gerçekte o sırrı hikâyet etmektedir. Burada aslolan hikâyettir, şikâyet değil. Çünkü, ruh bedene tutuklanmış, asli yurdundan ayrılmıştır. Müzik, bu ayrılığın sesidir. O hicranla inlemektir. Fakat herkes o muammayı bilemez. Niyazi Mısri’nin dediği gibi, onu, çoğu kimse, ‘lafız, suret ve cisim zanneder’ ama, o, gerçekte manadan ibarettir. Tekbilek, ‘kainat titretiştir’ diyor, müzik de, işte bunun, yani zerrelerin hareketinin sesidir. Hayatın sesidir. Canlı olmanın, soluk alıp vermenin, var olmanın, kesintisiz tecellinin sesidir. Tecelli, cilve kökünden gelir. Cilve, ‘gerdek gecesi, gelinin duvağını açması’dır. Hakikat, kendini açmak ister, tecelli olur. Bu açılma, lahuti bir ses çıkarır. Her türden gerçek müzik böylesi bir sırrın sonucudur. Sırrın açılmasıdır.
Ömer Faruk Tekbilek, yetmişlerin ikinci yarısından itibaren, Yunanistan’dan İsrail’e, ABD’den İran’a, Rusya’dan Japonya’ya, elinde ney, darbuka, bendir, ud ve bağlama ile dolaşmakta, hep bu sırrı söylemektedir.
Suleyman The Magnificent, Fire Dance, Beyond The Sky, Whirling, Mystical Garden, Crescent Moon, One Truth (I Love You), Dance into Eternity-selected pieces 1987-1998, Alif gibi albümlere ve onlarca evrensel müzik etkinliğine imza atan Tekbilek, ‘müzik sessizliğe doğru gidiyor’ diyen Erkan Oğur’u da doğrulayarak şöyle diyor: “The music of silence derler. Sessizliğin müziği. Aslında en büyük sessizliğe eriştiğimiz anda bile yine kainatı tutan bir ses var. Temel bir ses var, insan ne kadar sessiz de olsa durup, aslında o sessizlik dediğimiz şey zihnimizdeki düşüncelerin verdiği şeyi bloke etmek manasında. Onu bloke ettikten sonra yine kainata yansıyan o sesi duyuyoruz.”
TRT’nin böylesi bir sanat belgeseline kucak açması, bir irfan şölenine bizi çağırarak, sanatımızın kozmik niteliklerini yansıtması, bu ’sessizliği’ bozmadan, onun kalbine doğru sızması umulmalıdır. Bu tutumun güçlenmesi için de Tekbilek gibi hakiki sanatçıların ekranda daha çok görünmesi gereklidir. Tekbilek’in dileğine katılmamak mümkün mü: “Hiçbirimiz birbirimizden farklı değiliz. Bütün kültürler birbiriyle benzerdir. Müzik bizim ortak lisanımız, ortak muhabbetimizdir. Müzik ve dans sayesinde de hepimiz kardeşçe bir araya gelebiliriz. Bu hiç zor değil.”
Yorum: Sadık Yalsızuçanlar - Zaman




(5 out of 5)



(5 out of 5)



(5 out of 5)



(5 out of 5)



(5 out of 5)| |
Yorumunuzu Bırakın